Şam’daki otelimiz, üç yıldızı olan ama bu yıldızları niçin aldığını anlayamadığım bir yerdi. Adı Al Majed olan bu otelin duble odası günlük 33 dolardı ve şehir merkezindeydi. Oda rutubetliydi, penceresi yoktu, yatak pek rahat değildi, duşunda sadece küçük sabunlar vardı fakat temizcene ve sıcak suyu akan bir yerdi. Otele yerleştikten sonra, hemen yemek yemeye çıktık. Gece kulüplerinin olduğu ışıklı bir caddede lüks görünümlü bir lokantaya girdik. Gidip yemeklere baktık, bu sırada aşçılardan birisi ağzıma bir zeytinyağlı yaprak dolması sokuşturdu. Dolma lezzetli, ancak pirincinin fazla pişmesinden dolayı yumuşak kıvamdaydı. Bu yemeğe Suriye’de “yalancı” (yalandzi) deniyor, Türkçe “yalancı dolma” kökeninden gelen bir isim. Daha sonra yediğimiz yalancılar da yumuşak kıvamdaydı, demek ki Suriye’de böyle yapılıyor. İstediğimiz humus, nohut unundan yapılmıştı ve özensizdi. Fettuş (fattoush) peynir, domates, marul, salatalık, nane vs ile yapılan, üzerine kızarmış lavaş parçaları konan bir salata ve çok başarılı değildi. Muhammara da sıradandı. Kebap istedik, şiş köfteye benzer lezzetli bir kebap geldi. Yemeğin üstüne kahve istedik, bol kakuleli sert bir kahve geldi. Hesap olarak da 11-12 dolar civarında bir hesap ödedik. Mutlu ve tok insanlar olarak otele dönüp uyuduk.

Sabah uyandığımızda otel resepsiyonuna şehir merkezini tarif ettirdik. O taraflarda dolaşırken Şam Kapalı Çarşısı’nı bulduk. İstanbul’daki kapalı çarşıya benzeyen, yüksek tavanlı, tamamen gezmek birkaç saat sürecek bir yer. Çarşıdaki çok sayıda dondurmacı dikkatimizi çekti, daha sonra tüm Suriye gezisi boyunca bu dondurmacılardan çok sayıda görecektik. Dondurmalar bol fıstıklı, lezzetli, ancak ahım şahım değildi. Şekerlerin çokluğu dikkat çekiciydi, Şam’ın şekeri lafının nereden geldiği de ortaya çıkmış oldu.

Aslında Suriye’nin toz şeker üretimi pek azmış, başta Türkiye olmak üzere yurtdışından ithal edilirmiş. Devlet şeker ve bazı temel gıda maddelerine sübvansiyon uyguladığı için şeker çok ucuzmuş. Bir iki yıl öncesine kadar Suriye’den Türkiye’ye toz şeker götüren çokmuş, ancak artık gümrük memurları izin vermiyormuş.

Çarşıda beklendiği gibi baharatçılar, giyim eşyaları satanlar, hediyelik eşya satanlar ve envai çeşit satıcı vardı. Giyecekleri janjanlı olması dikkat çekiciydi.

Kadınlar ağır makyajlı ve çok süslüydü. Çoğu kapalı olmasına rağmen, başörtülülerin bile yüzündeki ağır makyaj ve hatta çarşaflarının altındaki topuklu ayakkabılarla salına salına yürüyen kadınlar dikkati çekiyordu. Kot pantolonlar işlemeli ve incik boncukluydu. Nadiren streç pantolonlu veya askılı giyinenler de vardı.

Kapalı Çarşı, Şam
Kapalı Çarşı, Şam
Aygül alışverişte, kapalı çarşı, Şam
Aygül alışverişte, kapalı çarşı, Şam

Çarşının içinde ve çevresinde çok sayıda camiye rastladık, ancak bunlardan bir tanesi mutlaka görülmesi gereken bir yerdi; Emeviye (Omayyad) Camii.

Eşim uyanıklık edip uzun kollu bir giysi ve başörtüsü de getirmişti, bu şekilde camiye girmeye çalışırken kapıdaki görevliler tarafından yakalanarak keşiş cübbesine benzer bir şey giydirildi. Daha sonra camiye pantolonlu kadınların da girmesinin yasak olduğunu anladık. Caminin yanındaki Selahaddin Eyyübi Türbesi ve ilk Türk hava şehitlerinin mezarını da ziyaret ettik.

İlk Türk hava şehitleri, Şam.
İlk Türk hava şehitleri, Şam.
Aygül keşiş kılığında, Emeviye Camii.
Aygül keşiş kılığında, Emeviye Camii.
Emeviye Camii.
Emeviye Camii.

Öğlen yemeğimizi çarşıya komşu bir humusçuda yedik. Humus (hummus) Arapça nohut anlamına geliyor ve Suriye Arapçasında humus anlamına gelen bir sözcük daha varmış ama bunu hatırlayamıyorum. Humus, lavaş ve turşuyla servis edildi. Çok iyi bir humus değildi ama karnımızı doyurdu. Oradan çıkınca, bir tatlıcıda içine lüle kaymak konmuş taş kadayıfı yedik. Tatlı ailesinin başyapıtlarından biriydi. Daha sonra bir daha rastlayamadığımız bu tatlıdan daha çok yemediğimiz için pişman olduk.

Çarşıyı biraz daha gezdikten sonra bir kahveye oturup çay, kahve, nargile içtik. Şam’da bütün kahveler ağır kakule kokuluydu, bir süre sonra baydı. Çay ise çoğu yerde poşet çay olarak veriliyordu. Suriyelilerin nasıl ağır demli Seylan çaylarını sevdiğini bildiğimden bu muhtemelen yeni âdeti anlamakta güçlük çektim. Nargile ise her kahvede, kafede, lokantada mutlaka vardı, hatta parklarda bile nargile servisi yapan adamlar vardı. Bu alışkanlık daha sonra gideceğimiz Halep’te de aynı şekilde yaygındı. Kadınların da nargileye son derece düşkün olduğunu da gözlemledik.

Halka açık tuvaletlerde durum son derece feciydi. Sabun ve tuvalet kâğıdı ve hatta sifon yoktu.

Akşama doğru çarşıdan sıkıldık ve şehir merkezinin başka bölgelerini gezmeye başladık. Bir Puma mağazasına Adidas ve Nike mağazası sorduk, Nike olmadığını söyledi ama bir Adidas mağazası tarif etti. Bu mağazaya giderken Şam’ın Bağdat Caddesi’ne girdiğimizi fark ettik. Her yer lüks giyim mağazalarıyla doluydu. Buralarda gezerken bazı insanlar bizimle Türkçe konuştular. Alışveriş ettiğimiz bir mağazanın sahibi de Süryani çıktı. Çat pat Türkçe konuşuyordu. Pazarlıkla 2000 Suri’ye almaya çalıştığımız bir montu 1900 Suri’ye bize sattı (bu arada ne kadar beceriksiz pazarlıkçılar olduğumuzu herhalde anlamışsınızdır).

Tandır ekmeği yapımı.
Tandır ekmeği yapımı.
Şam'ın şekeri.
Şam’ın şekeri.
Kestane ve tirmis satıcısı.
Kestane ve tirmis satıcısı.

Akşam yemeği için kentin en zengin yerinde en lüks görünen restoranı seçtik. Bizimle güçlükle İngilizce konuşabilen bir garson ilgilendi. Halebi (domates soslu kıyma kebap) ve maria (iki ince hamur katmanı arasında kıymalı içten oluşan, mangalda pişmiş bir çeşit lahmacun) yedik. İkisi de mükemmeldi, ancak maria incecik çıtır hamuru ve lezzeti ile unutamayacağım bir yemekti. Yediğimiz humus öncekilere göre daha iyiydi, ama yine mükemmel değildi. Menüdeki anlayamadığım bazı yemekleri garsona sordum, ama verdiği yanıtlardan hiç bir şey anlamadım. Karnımızı doyurup kahvelerimizi içtik ve otelimize gitmek üzere bir taksiciyle pazarlık ettik. Bizden bir dolar istedi (daha sonraki günlerde bunun bile yüksek bir rakam olduğunu anlayacaktım).

Otele gittiğimizde biraz televizyonu kurcaladım. Nilsat isimli bir uyduya ayarlıydı, 140 kanal çıkıyordu, bunların içinde Fransız ve İngiliz kanalları, Iraktaki Kürt ve Türkmen kanalları vardı ama Türkiye’ye ait bir kanal yoktu. İnternetle de bir ilişkimiz olmadığından Türkiye’de ne olup bittiğinden haberimiz yoktu. Ertesi gün öğlene doğru Şam’dan ayrılıp Halep’e gitmeye karar verdik. Sabah kahvaltısını bir meyve sucuda yaptık. Taze sıkılmış çilek, muz ve portakal sularından bir kokteyl ve falafel istedim. Falafel, nohut ve/veya baklanın baharatlarla köfte haline getirilip kızartılması ile yapılan bir yiyecek. Genellikle domates, marul, turşu vb ile lavaşa sarılarak yenir. Mısır kökenlidir, tüm ortadoğuda ve Arapların girdiği her batı şehrinde yaygın olarak satılır. En güzel İsrail’de yapıldığı söylenir. Benim yediğimde haşlanmış bulgur da vardı. Muhtemelen kızartma yağının eskimişliğinden dolayı hafif mide bozukluğu yaptı.

Kahvaltıdan sonra bir-iki saat daha şehri gezdik, bu arada peşimize iyi Türkçe konuşan Kürt ayakkabı boyacıları takılıp para istediler. Bir tanesi hayli yapışkandı ve beni kızdırmayı başardı.

Otele dönüp toplandık ve otelin önündeki taksiciye “bus station” dedik. 300 Suri’ye götüreceğini söyledi. Bunun üzerine ana yola çıkıp bir taksi bulduk, bizi yüz Suri’ye götürdü. Yine Zeytuni firmasından bilet aldık ve otobüs saatini beklemeye başladık. Şam otogarı, hayatımda gördüğüm en sefil otogardı. Yerler pislik ve toz doluydu, binalar dökülüyordu. Beklerken bir çay içtim, eşim çay bile içmeye çekindi.

Yorum Gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir