Otobüste yine aynı filmi izledik ve Halep’te indik. Halep, taş binalarıyla meşhur bir kent. Yeni binalar da betonarme yapılsa da üzeri taşla kaplanıyor ve bunların üzeri boyanmıyor. Kentteki tüm binalar krem ve sarının çeşitli tonlarında. Taksiye binerek bizi şehir merkezine götürmesini istedik. Taksici bizi şehir merkezine götürdü ve “Cevahir Otel”e yerleşmemiz konusunda aşırı ısrar etti. Cevahir Otel’den komisyon aldığını, otelin de pek bir şeye benzemediğini tahmin ettim. Taksiden inerek yürüyerek otel aramaya başladık. Çevrede çok sayıda otel vardı, ancak bunlar Sirkeci veya Ulus’taki dökük otellere benziyordu. Bulduğumuz üç yıldızlı Ramses Oteli 110 dolar gibi Suriye için astronomik bir rakam istedi. İkinci bulduğumuz üç yıldızlı otelde oda 50 dolardı ama boş oda yoktu. Bir süre dolaşıp otel bulamadıktan sonra Sirkeci otellerinden en makul görünenine yerleştik, ancak eşyalarımızı bırakıp yine otel aramaya çıktık. Bulduğumuz otellerin hiçbirinde yer yoktu, Sheraton oteline de sormaya cesaret edemedik. Otel aramaktan vazgeçip yemek yemeye karar verdik. Bu arada kiliselerin bolluğundan, temizliğinden ve Ermenice yazılardan hıristiyan mahallesi olduğunu anladığımız bir yere gelmiştik (Aziziyah, Aziziye). Bu semtin ortasında bir alanda parklar, fıskiyeler vardı, bu alanın kenarlarında da iyi görünümlü lokantalar vardı. Süleymaniye caddesine bakan Wanes en kalabalık olanıydı, biz de buraya girip şansımızı deneyelim dedik.

Wanes, hem kafe hem restoran, hem batı hem de Suriye yemekleri yapılan bir yer. Yediğimiz vişneli kebap olağanüstüydü. Vişneler, kabukları ve çekirdekleri ayıklanarak bir sos haline getirilmiş, bir tabağa lavaş parçaları serilmiş, üzerine mangalda pişirilmiş köfteler ve vişne sosu konmuş bir yemek. Türkiye’de yediğim Vişneli kebaptan çok daha lezzetli bir eserdi.

Saat kulesi, arkada Sheraton.
Saat kulesi, arkada Sheraton.
Altaowheed (El Tevhid?) Camii
Altaowheed (El Tevhid?) Camii

Bunun yanında naneli kebap, yalancı, zahter salatası, kızarmış peynir, fettuş istedik.  Zahter, iri yapraklı bir tür kekik. Zahter salatası keskin aromalı, çok beğendiğim bir salata. Wanes’te bu salatanın içinde bol peynir de bulunuyor. Naneli kebap mangalda pişirilmiş iri ve yassı bir köfteydi. Denenmesi gerekmekle birlikte vişneli kebap gibi farklı bir lezzet olduğunu söyleyemem. Izgara peynir, Kıbrıslıların hellim ızgarasına benziyor. Yemek sonrası kahvelerimizi istedik. Halep’te kahveler Şam’daki kadar ağır aromalı değildi. Hesap 12 dolar civarındaydı.

Zahter salatası, Wanes.
Zahter salatası, Wanes.

Yemekten sonra yine aynı bölgede kablosuz internet aradık. Bazı kafelerde kablosuz internet olduğunu dizüstünü açarak gördüm, ancak bunlar müşteriye kullanım izni vermiyor, belki de sadece özel müşterilere izin veriyor. Sanıyorum 1-2 yıl sonra gidenler kablosuz internet erişimi olan yerler bulabilecek. Bir yerde oturup kahve içtikten sonra otele gittik. Yine televizyonu kurcaladım, ama bu otelde de Türkçe bir kanal yoktu.

Peynir ızgarası, Wanes.
Peynir ızgarası, Wanes.

Ertesi gün uyandıktan sonra kahvaltı etmek üzere hristiyan mahallesine gittik. Gördüğümüz bir meyve sucuya girdik ve tezgâhın arkasında duran 15 yaşlarındaki delikanlıya ne istediğimizi söylemeye çalıştık. Arapçadan başka bir dil bilmediği anlaşılan genç, dışarı çıkarak yaşlı bir adam çağırdı. Gelen yaşlı adama İngilizce olarak portakallı muz ve birer peynirli tost istediğimizi söyledik. Adam delikanlıya Arapça bir şeyler söyleyip çıktı. Meyve sularımız ve tostlarımız hazırlandı. Biz kahvaltı yaparken kırk yaşlarında bir adam geldi, o da bir şeyler istedi ve bir sandalyeye oturdu. Biraz sonra konuşmalarımızı duyan adam, “aa siz Türk müsünüz?” diyerek lafa girdi ve bizimle sohbete başladı. Adamın Ermeni olduğunu, bir plastik fabrikası işlettiğini öğrendik. Dışarı çıkarak yan dükkânda olan yaşlı adamı çağırdı ve bak burada Türkler varmış dedi. Yaşlı adam, biraz önce bizimle İngilizce konuşan adamdı, bize “yahu söylesenize ne uğraştırıyorsunuz adamı öyle fan fin fon diye hafif bir fırça attı. Ondan sonra koyu bir sohbet başladı. Yaşlı adamın ailesi 1915 yılında tehcir sırasında Kırıkhan’dan gönderilmiş, Hama yakınlarında bir yerde bir takım kanlı olaylar olmuş, ailesi oradan Halep’e kaçmış. Halep de o sıralar Osmanlı yönetiminde olmakla birlikte sakinmiş, oraya yerleşmişler. Öğrendiğimize göre Halep’te 60-70 bin Emeni nüfus varmış. Biraz sonra adamın yaşlı bir arkadaşı ve damadı gelerek sohbete katıldılar. Damat da bizim yaşlarımızdaydı ve Türkçe konuşuyordu. Yaşlılar Türkçeyi anadili gibi konuşuyordu, ancak bizim yaşıtlarımız biraz zorlanıyordu, ama yine de rahatlıkla sohbet edebilecek kadar konuşabiliyorlardı. Öğrendiğimize göre çoğu ailede hala evde Türkçe konuşuluyormuş. Bunun nedenini anlayamadım. Bu insanlar Türkiye’deki olayları gayet yakından takip ediyordu. Cumhurbaşkanlığı seçimi, 301. madde, Malatya’daki olaylar, ceviz kabuğu programı gibi pek çok konudan söz edildi. 1915’deki olaylarla ilgili olarak bir nefretten çok bir kırgınlık havası vardı. Bu konuda olayların organizatörleri arasında Ermenilerin de olduğu gibi ilginç yorumlar da yapıldı. Bu arada çaylar içildi, yaşlı amca bize Türkiye’de kalıp müslüman olanlar ve olmuş gibi görünenlerle ilgili hikâyeler anlattı, yıllar sonra gelip akrabalarını bulan annesinin kuzenini ve babaları ölene kadar annelerinin Ermeni olduğunu bilmeyen onun çocuklarını anlattı. Bizim nerede kaldığımızı sordular, biz de kötü bir otelde kaldığımızı, çünkü yer bulamadığımızı söyledik. Bize Ermenilerim işlettiği birbirine çok yakın üç oteli tarif ettiler. Otellere gidip baktığımızda, ikisinin bizim de daha önce bulduğumuz ama yer olmayan oteller olduğunu, ama üçüncüsünü fark etmediğimizi gördük. Bu otellerden birisi dört yıldızlı Dar Zamaria (http://www.darzamaria.com), diğeri üç yıldızlı Mandaloun’du. Bu otelleri beğenmiş, ancak yer bulamamıştık. Bu oteller dışında bir de eski bir köşkün restorasyonu ile yapılan House Tourath hoşumuza gitmişti ama burada da yer yoktu (bu son iki otelin de web sayfaları vardı ama Suriyede’ki savaş sırasında bu web sayfaları ortadan kayboldu. Otellerin kendileri yerlerinde duruyor mu bilemiyorum). Üçüncü otel Cilicia (Kilikya) oteliydi, iki yıldızlı, bir zamanlar bir hayli kaliteli olduğu belli olan ama artık bakımsızlıktan dökülmekte olan bir oteldi. Burada boş yer olduğunu öğrendik, gecesi 40 dolardı. Eşyalarımızı önceki otelden alarak buraya yerleştik. Günlerden Cuma olduğu için pek çok yer tatildi. Biz de bu günü Halep Kalesi’ni gezerek değerlendirmeye karar verdik. Bir taksiye binerek Haleb Kal’a dedik ve adam bizi oraya götürdü. Halep Kalesi, gördüğüm en muhteşem ve iyi korunmuş kalelerden birisi. Bunun bir sebebi de Osmanlı’nın son dönemine kadar aktif olarak kullanılması. Kalenin etrafı derin bir hendekle çevrili ve bir tepenin üzerine konumlanmış. İçinde cami, amfitiyatro, çok sayıda bina, bir müze var. Müzeyi de gezdik, ancak müzecilik anlamında içler acısı bir haldeydi. Bundan 25 yıl önce gezdiğim Silifke müzesi bile daha iyiydi diyebilirim. Kale içindeki binaların da restorasyona ihtiyacı var. Aslında Halep içindeki pek çok eski bina son derce bakımsız, hatta bazıları her an yıkılabilir, insan yanlarına yaklaşmaya bile korkuyor.

Halep Kalesi
Halep Kalesi

 

Halep’te kadınların Şam’a göre daha kapalı olduğu dikkatimizi çekti. Sokaklar daha kirli, binalar daha bakımsızdı, ancak mimari anlamda Halep daha güzeldi. Sokaklarda schwarma, meyve suyu, dondurma, tatlı, peynirli pide ve biberli ekmek gibi hamur işleri yapılan çok sayıda dükkân vardı.

Akşam yemeği için işi riske atmadık, yine Wanes’e gittik. Bu kez senduanat (bumbar), humus, Halep kebabı, yoğurtlu yumurtalı kebap istedik. Bumbarın içi kıyma ve pirinçle yapılmış, iplikle boğum boğum yapılarak pişirilmiş, kabuğu ince, çok lezzetli bir yemekti. Humus ise bu lokantada dört çeşitti, bunlardan tahinli humusu istedik. İçinde kabuğu soyulmuş tüm nohut taneleri de vardı, ekşisi, tuzu tam kıvamındaydı, üzerindeki zeytinyağı çok kaliteliydi, Suriye’deki dördüncü deneyişimizde en nihayet doğru humusu bulmuştuk. Halep kebabı, domatesli, soğanlı, biberli pişirilmiş kıyma idi, aslında garsonun bizi yanlış anlamayıp anlamadığından emin olamadım, ama her neyse yediğimiz şey lezzetliydi. Yoğurtlu yumurtalı kebap ise yoğurtlu beyti’yi andıran çok lezzetli bir yemekti. Yolunuz düşerse yemenizi öneririm.

Havan, Geç Hitit dönemi, Halep Kalesi Müzesi
Havan, Geç Hitit dönemi, Halep Kalesi Müzesi
Ramazan topu, Osmanlı dönemi, Halep Kalesi Müzesi.
Ramazan topu, Osmanlı dönemi, Halep Kalesi Müzesi.
Senduanat, Wanes.
Senduanat, Wanes.
Humus, Wanes.
Humus, Wanes.

Sonraki gün, programımızda kapalı çarşı gezisi vardı. Önce bir meyve sucuda kahvaltı yapmaya karar verdik. Çilek, muz ve portakal suyu sıkıp, üzerine fıstık kıyılmış kaymak ile servis yapıldı. Bir taksi tutarak kapalı çarşıya gittik. Şam’da gördüğümüzden çok farklı olmayan, çok sayıda Türk müşterinin alışveriş yaptığı, tekstil ürünleri satan mağazaların çoğunda çat-pat Türkçe konuşanların olduğu bir yer. Burada, kumaştan anlıyorsanız ve iyi pazarlık yapabiliyorsanız karlı bir alışveriş yapmak mümkün. Ancak, pazarlık şart, çünkü örneğin 5 dolar dedikleri bir mal 1 dolara kadar inebiliyor. Güzel takılar da mevcut.

Çarşıda bulduğumuz bir fırından biberli ekmek yedik ama çok tuzluydu. Şam’da yediğimiz daha iyiydi.

Akşam yemeğinde yine Wanes’e gittik. Toshka, domates terbiyeli pirzola, sembusek, babaganuş istedik. Toshka, kıymalı peynirli pide. Pirzola biraz fazla pişmiş olmakla birlikte lezzetliydi. Sembusek, Mardin ve Hatay’da da yapılan bir kıymalı börek, bizim yediğimiz küçük ve yağda kızartılmış bir şekliydi. Bu lokantada naneli limonatanın da çok güzel yapıldığını belirteyim.

Kaymaklı meyve suyu kokteyli.
Kaymaklı meyve suyu kokteyli.
Şerbetçi, Kapalı Çarşı, Halep
Şerbetçi, Kapalı Çarşı, Halep

Ertesi gün, konuşma için davet edildiğim Halep Üniversitesine gittim. Üniversite, Suriye standartlarına göre bakımlıydı, ancak yine de yeşilliklerin kenarları düzgün olmakla birlikte ortalarında gelincik çiçekleri açacak kadar el değmemişti. Kampüste çok sayıda kız öğrenci vardı ama çoğu kapalı, hatta bazıları peçeliydi. Bunları öğretmenlerinin nasıl tanıyıp da not verdiğini de merak ettim.

Kebapçı, Kapalı Çarşı, Halep.
Kebapçı, Kapalı Çarşı, Halep.
Kapalı Çarşı, Halep.
Kapalı Çarşı, Halep.
Fırın, Kapalı Çarşı, Halep.
Fırın, Kapalı Çarşı, Halep.

Bir saat kadar toplantının yerini aradım, zira enformatik mühendisliğini sorduğum öğrenciler ya İngilizce bilmiyordu, ya da enformatik mühendisliğinin yerini bilmiyorlardı. Sonunda İngilizce bilen bir türbanlı kızla binanın yerini bilen bir türbanlı kızı bir arada yakaladım. Bana fakülteyi kabaca tarif ettiler. Tarif edilen yerde birkaç bina vardı, bunlardan birinin kapı görevlisine giderek elimdeki kâğıtları gösterdim. Suriyeli dostlarımız düşüncesizlik yapıp bize sadece İngilizce bir duyuru göndermişti, adam da tabi bir şey anlamadı ama kâğıdın üstünde Halep Üniversitesinin amblemini görünce ciddi bir şey olduğunu düşünüp beni öğrenci işleri gibi bir yere götürdü. Orada bir kadın kâğıtlara bakıp beni adamla birlikte sekreter gibi birine gönderdi. O da beni alıp büyük bir odaya soktu. Orada 50 yaşlarında profesör tipli bir adam vardı. Pencereden sarkarak bana yolu tarif etti. Kendisine teşekkür ederek ayrıldım. Bu adam mimarlık fakültesinin dekanıymış.

Toplantı programı tekrar düzenlenmiş, saat 13.30’da yemeğe gidebileceğimiz şekilde sıkıştırılmıştı. Toplantıdaki Suriyeli, Alman ve Rus konuşmacılarla birlikte bizi bir minibüse bindirip yemeğe götürdüler. Amerika’dan geri göç eden çok zengin bir Suriyelinin açtığı meşhur ve lüks bir lokantaya gittik. Burada içli köfte (kebbeh, kibbeh), humus, babagannuş, muhammara, beşamel soslu tavuk ve dondurmadan oluşan yemeğimizi yedik. Bu lokantadaki yemekleri yiyince, ne kadar şanslı bir seçim yapıp Wanes’e abone olduğumuzu anladım. Akşam yemeğinde aynı yerde buluşmak üzere sözleşildi, ancak ben toplantıyı kırıp yine Wanes’e gitmeyi tercih edecektim.

Sefer tası, Kapalı Çarşı, Halep
Sefer tası, Kapalı Çarşı, Halep
Gelin arabası
Gelin arabası
Sembusek
Sembusek

Otel resepsiyonuna iyi bir tatlıcı sorduk. Tarif ettiği yerden burma kadayıf aldık, ancak çok beğenmedik. Tatlıcıları inceleyerek iyi olduğunu düşündüğümüz bir yer bulduk. Adı “Abo Al Abed” olan bu dükkânın daha kapısına yaklaşınca tereyağı kokusu burna çarpıyordu. Suriye’de bizim gördüğümüz eldivenle çalışılan tek müesseseydi. Hediyelik tatlılarımızı buradan aldık. Halep’te tatlıcılık çok gelişmiş. Gaziantep’te ve Ankara’daki bazı meşhur tatlıcıların Halep kökenli olduğu biliniyor. Ancak, sıradan tatlıcıların sayısı çok fazla, iyi tatlıcılar da Gaziantep’in iyilerinden daha iyi değil. Gaziantep’te, kuşboku fıstıkla ve Urfa sadeyağla yapılmış bir baklavayla yarışacak baklava az bulunur. Ancak, Halep tatlıcılarının çok önemli bir artı puanı var, şırayı az koymaları. Bu şekilde tatlı hem iç baymıyor, hem de kıyır kıyır oluyor. Benzer yorumları Lübnan baklavaları için de duyuyorum. Şırayı az koymak, maliyeti ciddi şekilde yükselten bir etken, çünkü baklavanın fıstığı ve tereyağı pahalı, hamuru işçiliğinden dolayı pahalı, geriye ucuz olarak su ve şeker kalıyor. Antepli tatlıcılara önerim, nasıl “özel kare” diye bir tür baklavaları varsa, az şekerli bir baklava, örneğin “özel kuru” diye bir tür üretip pahalıya satmaları. Tabii şimdi yaptıkları kuru baklavadan daha az şekerli bir türü kastediyorum. Emin olun bundan iyi kazanacaklardır.

Abo al Abed
Abo al Abed
Tatlılar kutulanıyor, Abo al Abed
Tatlılar kutulanıyor, Abo al Abed

Akşam, yine Wanes’e gittik. Lokantada büyük bir Süryani grup sünnet yemeği yiyordu. Sünnet elbisesi ile ve boynunda haç olan bir oğlan çocuğu ortada dolaşıyordu. Cebimizde kalan surileri de harcamak amacıyla rakı, bira, yiyemeyeceğimiz kadar yiyecek istedik, üstüne kahve ve nargile de istedik ve Suriye rekoru kırdık; hesap 23 dolar geldi. Bu son yemeğimizde önceki hitlerimizden bir seçme yaptık, bir de keshkeh ve kebbeh istedik. Keshkeh, dövülmüş ceviz, süzme yoğurt, kuru nane ve ne olduğunu anlayamadığım çıtırdayan küçük taneler içeren bir meze ve kebbeh içli köfte. İri bir disk şeklinde yapılmış, dörde bölünmüş olarak getirdiler. İçinde çam fıstıkları da olan bu içli köfte oldukça lezzetliydi. Buna Hatay’da sac oruğu dendiğini sanıyorum. İçki içilmesi serbest ama ortalıkta hiç sarhoş-ayyaş görmedik. Rakıya arak diyorlar, bizim rakıya göre daha anasonlu ve içimi daha zor bir rakı.

Keshkeh, Wanes, Halep.
Keshkeh, Wanes, Halep.
Kebbeh ve arak, Wanes.
Kebbeh ve arak, Wanes.

Ertesi gün valizlerimizi toplayıp garaja gittik. Niyetimiz Antakya’ya gitmekti. Taksi dolmuşla adam başı 10 dolara götürebileceklerini söylediler. Ortalıkta başka müşteri yoktu, şoför ikimizi 30 dolara götürmeyi teklif etti, biz de kabul ettik. Halep-Antakya arası 110 km. Yayladağlı Arap kökenli bir vatandaşımız olan şoförle yola koyulduk (Abdullah Dolgun, 533 7166975). Yol, Gaziantep’e giden yola göre daha bakımlı ve daha sakindi. Sohbet de ederek güzel bir yolculuk yaptık. Suriye ile ilgili kafamıza takılan soruları bu arkadaşa sorduk. Sınır kapısında Suriye tarafı bakımlıydı, Türk tarafında inşaatlar vardı ve uzun TIR kuyrukları gözümüze çarptı. Bu TIR’lar bazen 2-3 gün bekliyormuş, ama şoför inşaat bitince bu sorunun çözüleceğini söyledi. Sınır kapısını geçtikten sonra bir süre sınırdaki dikenli tellerin yanından gittik, sonra Amik Ovası’nın yeşilliklerine kavuştuk. Antakya Otogarı’na vardığımızda burası bize uzay üssü kadar modern göründü. Kendimizi adeta bir zaman yolculuğu yapmış gibi hissettik.

Uçağımıza binmemiz için Adana’ya gitmemiz gerekiyordu. Adana’ya vardığımızda ise birkaç saat vaktimiz vardı. Bu vakti Adana’da yaşayan arkadaşlarımızla birlikte Yüzevler kebapçısını ziyaret ederek değerlendirdik. Böylece bu geziye yakışır bir final yapmış olduk.

Son söz: Bu geziyle ilgili yazamadıklarım yazdıklarımdan çoktur ve daha da önemlisi bazı şeyleri yaşamak gerekmektedir. Suriye, Akdeniz esintileri olan bir Arap ülkesi ve kendine özgü çok yönü var. İnsanları konuksever ve sıcakkanlı, giyim ve davranışlarınıza karşı son derece hoşgörülü, kapkaç gibi adli olaylar yok denecek kadar az. İki sorundan söz edebilirim, birincisi temizlik sorunu. Zengin ve/veya Hıristiyan nüfusun yaşadığı bölgeler derli toplu, diğer yerler bakımsız ve pis. Oteller, lüks lokanta ve kafeler dışında tuvalete gitmek istemeyeceksinizdir, çünkü tuvalette sabun, tuvalet kâğıdı ve hatta sifon bulamayacaksınız. Yiyecekler konusunda da titiz olmanız gerekiyor, sokakta her gördüğünüzü yemekten kaçınmanızı tavsiye ederim. Sokakta, yeni pişmiş şeyleri yemeniz daha güvenlidir. Örneğin, fırından alınmış bir biberli ekmek veya daha sıcaklığını koruyan bir taş kadayıfı. İkinci sorun ise İngilizce sorunu. Bilen çok az, onlar da ancak temel iletişimde bulunabilecek durumda. Neyse ki, özellikle Halep’te Türkçe bilenlere rastlayabiliyorsunuz. Suriye ucuz bir ülke, iki kişi altı gün tatil bize yaptığımız alışverişlerle birlikte 1200 TL’ ye maloldu. Sonuç olarak, temizlik takıntınız yoksa, mutfağa ve değişik kültürlere meraklıysanız görmeniz gereken bir yer. Bir de uyarım var, eğer bir turla gidip bol yıldızlı otellerde kalıp sadece turistik yerleri gezerseniz Suriye’nin ne olduğunu tam olarak anlamayabilirsiniz.

Yorum Gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir